20 Şubat 2016 Cumartesi

Pizza, Şarap, Makarna ve.. Roma..

Bir önceki sene bu yurtdışı olayı çok hoşumuza gittiği için 2014 bizim için erken rezervasyon senesi oldu. Nereye gidelim diye çok da düşünmedik aslında. Kısa süre içerisinde de bir İtalya turuna karar kıldık. Uçak biletini 7-8 ay önce alınca beklemek biraz sıkıntılı oluyor ama bir o kadar da hazırlanmaya vakit kalıyor. Otel rezervayonları, bloglar, şehirlerarası aktarmalar kısmı benim en sevdiğim süreç. 8 günlük turumuza Roma – Floransa – Venedik üçlüsünden sonra son olarak da Milano’yu dahil ettik ve plan-program kısmını tamamladık. Bu seyahatimizin ilk bacağı olan Roma turunu da bu yazımızda detaylıca bulabileceksiniz.



Roma dünyanın en turistik şehirlerinden birisi. Bunu daha havaalanında indiğiniz andan itibaren hissetmeye başlıyorsunuz. Fiumicino Havaalanı da bu turizme hiç yakışmayan bir havaalanı diyebilirim. Çok düzensiz, karmaşık ve kalabalık bir havaalanı. Bir de gidiş uçağımızı daha hesaplı getirmek için Ukrayna üzerinden aldığımız için Kiev aktarmalı yolculuğumuz çok daha yorucu geçti bizim açımızdan. Bir de pasaport kontrolünden sonra iki defa İtalyan polisi tarafından kenara çekilip çantalarımızın aranması tuz biber oldu üzerine.

Havaalanından çıktıktan sonra birkaç şehre ulaşım alternatifi var. Taksi olayına bulaşıp hiç 50 € civarında bir ücret ödemeyin. Benim araştırmalarım sonucu trene karar kılmıştık oteli de “Termini” ye yakın ayarladığımız için (Termini Roma’nın merkez tren istasyonu). Tren 12 € ve 40 dk civarında ulaşıyor ama daha mantıklı bir çözüm bulduk. Trene girmeyip havaalanından çıkmadan birkaç otobüs şirketi var. Kişi başı 4 € ya yaklaşık 30 dakikalık bir sürede sizi Termini’ye götürüyor. Hem daha hızlı hem daha hesaplı. Kesinlikle bunu tavsiye ediyorum.



Yukarıda da bahsettim birkaç şehir gezeceğimiz için ve genellikle trenle seyahat edeceğimiz için bu seyahatimizde tüm otelleri Terminallere yakın tuttuk. Bavul taşımaktan ve bilmediğimiz şehirde otele ulaşmak için çeşitli alternatifler üretmekten de kurtulduk. Zaten iki sırt çantasıyla yola çıkmıştık ama olsun. Bu tarz seyahatlerde zaman kazanmak önemli. Biz de şehre ulaştıktan sonra hemen otele ulaştık kısa bir dinlenme sürecinden sonra kendimizi hemen Roma sokaklarına bıraktık.

Şehir içi ulaşım için size tavsiye edebileceğim yegane şey “Roma Pass”. Fiyatı en son 36 € idi. İlk kullandığınız andan itibaren aktif oluyor ve 3. Günün gecesi geçerliliğini yitiriyor. Bu 3 gün boyunca Roma içerisinde tüm metro ve otobüslerde ücretsiz ulaşım sağlamasının yanı sıra gireceğiniz ilk 2 müzede ücretsiz giriş ve sıraya girmeden müzeye giriş hakkı tanıyor. Fiyatını kesinlikle fazla fazla çıkarıyor. Ayrıca detaylı bir Roma haritası da bu pakete dahil.




Roma’da metro ile neredeyse her yere ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Özellikle de ilk defa gidiyorsanız ve ağırlıklı olarak turistik yerleri gezecekseniz başka hiçbir ulaşım aracına gerek bile kalmayabilir. Zaten düz ayak bir şehir olduğu için ve aslında her yer birbirine çok yakın olduğu için bol bol yürümenizi tavsiye edeceğim. Bunun yanında bizim gibi Termini tarafında kalıyorsanız eğer gereksiz yürüme yükünden kurtulmak ve turistik merkeze inmek için 64 numaralı otobüsü kullanabilirsiniz. Günün her saati metrobüs kıvamına gelebiliyor bu hat turistlerin en çok kullandığı otobüs diyebilirim =)

Birkaç da İtalyanca kelimeye değinelim çünkü sıkça kullanacağız. Via (cadde), piazza (meydan), ponte (köprü), palazzo (saray), gelato (dondurma hatta roma dondurması). Artık yavaş yavaş şaraba, makarnaya, pizzaya doyduğumuz İtalya gezimizde Roma’da neler yaptık, nereleri gezdik, nerede yedik içtik konulu rehberimize:

Colosseo:

Roma deyince hepimizin aklına ilk gelen yerlerden birisi Colosseum ve hatta birincisi dahi olabilir. Gladyatör filminden de hatırlanacağı üzere eski Roma’da gladyatörlerin dövüştüğü ve tribünlerde binlerce kişinin “pasolig” kartını alıp çılgınca ve centilmence bu dövüşleri izledikleri arena imiş. Hala da o eski ihtişamından bir şey kaybetmediğini daha önüne geldiğinizde bile hissedebiliyorsunuz. Giriş ücreti 20 € ancak biz Roma Pass hakkımızın ilkini burada kullandığımız için ekstra bir ücret ödemedik. Metroyle ulaşım çok kolay. Colosseo durağında iniyor ve içeri giriyorsunuz.
Buradan çıktıktan sonra eski Roma halkının yaşadığı ve Roma’nın yönetildiği Palatino ve Foro Romano (Roma Forumu)’yu gezebilirsiniz. Antik kalıntıların bulunduğu bu kısım Kolezyum biletine dahil olduğu için ekstra ücret ödemenize gerek yok.

Piazza Navona:

Avrupa’da en sevdiğim olaylardan birisi “meydan” kültürü. Neredeyse tüm Avrupa’da böyle. Kocaman meydanlar, etrafta çeşit çeşit cafeler, restaurantlar, sokak sanatçıları. Navona meydanı’da Roma’nın en renkli meydanı olabilir. Kocaman dikdörtgen şeklinde, her tarafında sokak sanatçılarının, çalgıcıların olduğu, üç tane kocaman çeşmenin renk kattığı muhteşem bir meydan. Ortadaki büyük çeşmenin ismi “dört ırmak çeşmesi” ve oldukça gösterişli. Bu meydandan birkaç defa geçtik ama ilk gittiğimiz akşamüstü restaurantlardan birine oturup güzel bir Toskana şarabıyla açılışı yaptık. Benim İtalya’daki favori şaraplarım Toskana bölgesine ait “Chianti” ve “Montepulciano” oldu.

Ulaşım için 64 numaralı otobüsü kullanıp Via Corso Vittorio Emmanuelle II üzerinde inip yürüyerek ulaşabilirsiniz. Dediğim gibi merkeze indikten sonra üşenmiyorsanız zaten her yer yürüme mesafesinde.

Campo Dei Fiori:

Piazza Navona’ya yürüme mesafesinde olan bu meydan da bir o kadar etkileyici. Gündüzleri semt pazarı kurulan bu meydan akşamları da bir o kadar hareketli oluyor. Birden fazla defa uğradığımız bu meydanda bir akşamımızı bira içmeye, bir öğlenimizi de deniz mahsüllü spagetti yemek için ayırdık. Benim gibi yemek konusunda ileri derecede sorunlu bir kişi için İtalya gerçekten çölde vaha gibi oldu. Navona’ya gittiyseniz üşenmeyin buraya da mutlaka uğrayın. 64 numaralı otobüsle ulaşım yine aynı kolaylıkta.

Piazza Spagna ve İspanyol Merdivenleri:

Roma’nın her daim en kalabalık mekanlarından biri ismini meydandaki İspanya Konsolosluğundan alan Piazza Spagna ve bu meydanda bulunan İspanyol merdivenleri. Bir pazarlama harikası olduğunu düşündüğüm bu merdivenler günün 24 saati kalabalık. Gündüzleri çok güneş aldığı için daha boş olabiliyor ama özellikle akşamüstü ve akşam saatleri onlarca ülkeden yüzlerce turist vaktini burada geçiriyor. Yeni insanlarla tanışıp kendilerine yeni sosyal imkan sağlamak isteyen gençler (gençlerimiz) için ideal ortamlardan birisi aslında =)



Çok hareketli bir ortamda hem akşamüstü atıştırmasını ucuza getirmek hem de güzel vakit geçirmek isteyenler için güzel bir tavsiyem var. Bunu güzelce not alıp uygulayabilirsiniz. Spagna meydanında bulunan Via Condotti’ye paralel Via Della Croce’de Pastaficio adından efsane bir makarna dükkanı var. Buradan 4-5 € karşılığında günde sadece 2 çeşit çıkan makarnalardan paket olarak alabilir hatta  buranın hemen 1-2 dükkan altındaki şarap mahzeni tadındaki dükkandan da 6-7 € ya çok nefis bir şişe şarapla merdivenlere geçip keyfinize keyif katabilirsiniz. Ayrıca merdivenlerde size süreli 2 € ya bira satmaya çalışan göçmenlerden de biranızı alıp muhabbete devam edilebilir.

Ulaşım için metroyla Spagna durağında inmeniz yeterli.

Vatikan:

Gelelim dünyanın en küçük ülkesine. Aslında Vatikan için ayrı bir yazı bile düşünülebilir ama biz çok da müze meraklısı olmadığımız için ve müzeleri gezmek için 1,5 km kuyruk beklemeyi göze alacak kadar çılgın olamadığımızdan gezdiğimiz kadar anlatacağım. Vatikan’ı 3’e bölmek gerekirse St. Pietro meydanı, St. Pietro Bazilikası, Sistine Şapeli ve Vatikan müzeleri olarak ayırmak mümkün. Roma sınırları içinde olduğu için metroyla ulaşım çok kolay. Ottiviano durağında inip kısa bir yürüyüş sonrası meydana ulaşabiliyorsunuz. Ayrı bir ülke olduğu ve kendine ait kuralları bulunduğu için müzelerde Roma Pass geçmiyor ve ücreti ödemek zorundasınız. Ayrıca yine ülke İsviçre askerleri tarafından korunuyor. Her Pazar Papa’nın konuşması var. Meydana sandalyeler konuluyor ve 15:00 te Papa balkona çıkıp “balkon konuşması” yapıyor. Biz de Pazar sabahı ordaydık ama ısrarlara rağmen konuşmaya kalmak istemedik.=)



Bazilika’ya girmek ücretsiz ancak bazı kurallar var. Kiliselere girişte ne kadar sorun olmasa da gireceğiniz yer Hristiyan dünyasının en kutsal kabul ettiği yerlerden biri. Dolayısıyla şort, etek, atlet, askılı bluzlarla girmek yasak. Yazın ortası dahi olsa giderken yanınıza kollu tshirt ve uzun bişeyler almayı unutmayın. İçeri girdiğinizde etkilenmemek elde değil çok büyük ve ihtişamlı bir yapı. İçerisi bile her köşede farklı heykeller ve sanat eserleri ile dolu. Çok anlamam evet ama Michelangelo’nun (Ninja kaplumbağa olan değil) en önemli eserlerinden biri olan Pieta içeri girdiğiniz gibi hemen sağ tarafta kalıyor.

Bitti mi? Bitmedi. St. Pietro Bazilikası’nın en tepesine çıkmak serbest ama biraz zahmetli. 300 küsür merdivenin tamamını yürüyerek çıkarım diyorsanız 5 €, yok ben bir kısmını asansörle çıkayım kalanı da yürürüz artık diyorsanız 7 € karşılığında Vatikanı ve Romayı en tepesinden görme şansınız mevcut. Daracık merdivenlerden esrarengiz bir yolculuğa çıkar gibi ulaşıyor tepeye. Yalnız dar alanda kalma fobiniz varsa tavsiye etmem.



Yukarıda da bahsettiğim gibi o kadar kuyruğu göze alamadığımız için Sistine Şapeli ve diğer müzelere girmedik. Sanat düşükünüyseniz eğer okuduğum kadarıyla mutlaka ziyaret etmelisiniz. Bazilikayı da inşa eden Michelangelo’nun çok acayip eserleri varmış. Eğer önceden internetten rezervasyon yaptırırsanız sıra da beklemiyormuşsunuz. Aklınızda bulunsun.

Castel Sant Angelo:

Vatikan geziniz bittiyse eğer oradan yürüyerek bu kaleye geçiş yapabilirsiniz. Tiber nehri’nin hemen kenarında kalan bu kaleyi de mutlaka gezmenizi tavsiye ederim. Giriş 8 € idi en son ve biz Roma Pass ile ikinci hakkımızı buraya girerken kullandık. Böylece verdiğimiz 36 €’nun 28’ini bu şekilde çıkardık. Tavsiyem sabah erken saatte Vatikan’a giderek öğlen de 1 saatinizi buraya ayırmanız şeklinde. Öğleden sonra da tekrar Roma’ya dönüp bira, şarap, makarna, pizza, kahve takılmaya devam edebilirsiniz.

Pantheon:

Eski Roma’dan kalma bir Pagan tapınağı olan Pantheon da Roma da mutlaka görülmesi gereken bir durak. Sonradan kiliseye dönüştürülmüş. Kubbesi 43 metre genişliğinde ve yüksekliğindeymiş (ölçmedim). Kubbenin ortasında koca bir delik var ona da anlam veremedim. Sanırım içeri güneş girsin diye yapılmış ama yağmur da giriyor =)



Bu tapınağın da hemen önünde kocaman bir çeşme ve bir meydan var. Pantheon’u gezdikten sonra meydandaki cafelerden birinde oturduk ve kahve içtik. İtalya’nın kahveleri de gayet muhteşem. Zaten herhangi birkaç cafeye girip kahve içtikten sonra İtalya’da neden Starbucks olmadığını ve ihtiyaç da olmadığını gayet iyi anlayacaksınız.

Pantheon’a ulaşmak için Navona meydanından keyifli bir yürüyüş yapabilirsiniz.

Fontana Di Trevi:

Pantheon’dan çıktıktan sonra da yürümeye devam ederseniz yol sizi direkt olarak Türkçemize “aşk çeşmesi” olarak çevrilen Fontana Di Trevi’ye götürecektir. Burası da Roma’nın en ikonik yapılarından birisi ama bizim ziyaret ettiğimiz tarihte tadilatta olduğu için görme şansımız olmadı ama çok büyük ve ihtişamlı bir çeşme olduğu belli. İnsanlar buraya para atıp dilek filan diliyorlar akşam da belediye gelip attığı paraları topluyormuş. O kadar güzel yerin içerisinde burası bana en anlamsız gelen yerlerden birisi oldu.

Trastevere:

Yanlış bilmiyorsam nehrin karşı tarafı demek Trastevere. Benzetmek gerekirse bizim Asmalı’ya benzeyen sokakları, restaurantları, cafeleri ve barlarıyla en azından bir akşamınızı mutlaka geçirmeniz gereken bir bölge. Burada size tavsiye edeceğim mekan Dar Poeta. Daha önce İtalya’da yaşayan bir arkadaşımın önerisiyle gittik bu pizzacıya. Odun ateşinde pişirdiği pizzaları inanılmaz lezzetli ve dükkan her daim kalabalık. Ordan sonra da başka bir yere geçip bira içtikten sonra otelimize döndük.

İtalya’nın en ünlü birası Peroni. Benim burada da en severek içtiğim biralardan. Orada da market ve shoplarda 2-3 € ya alıp sokakta yürürken baya bir içtim diyebilirim. Cafelerde de öyle abartı bir fiyatı yok.

Konuya dönersek Tevere’ye metro ile ulaşım yok. Taksi falan da kullanabilirsiniz ama bence yürüyerek gidin. Ponte Sisto’yu yürüyerek geçin ve Tevere sokaklarında turlayın.

Piazza Venezia:

Nam-ı diğer Venedik meydanı. Roma’da her yol Piazza Venezia’ya çıkıyor. Şehirdeki otobüs hatlarının neredeyse tamamı bir şekilde bu meydana uğruyor. Dolayısıyla her yeri burayı baz alarak tarif edebilirsiniz. Bu meydanda büyük bir saray ve Vittorio Emmanuel II anıtı mevcut. Söylentiye göre İtalyanlar bu meydanı pek sevmezmiş çünkü bu anlattığım yapıların Roma’ya yakışmayacak kadar yeni olduğunu düşünüyorlarmış. Ulaşımı anlatmaya gerek yok nasıl olsa geçeceksiniz buradan =)

Via Condotti / Via del Corso:

Ben bu iki caddeyi bir başlık altında yazmak istedim. Bu caddelerden Condotti olanı Piazza Spagna’dan başlıyor ve Del Corso’ya kadar uzanıyor ve bu caddeyi dik kesiyor. Bu cadde üzerinde Louis Vitton, Prada gibi üst düzey mağazalar bulunuyor. Alışveriş yapmak için çok hesaplı bir cadde değil yani. Ancak bu cadde üzerinde mutlaka gitmenizi önereceğim bir yer var: Cafe Greco. İtalya’nın en ünlü ve tarihi cafelerinden birisi. İçerisinin dekoru da aynı şekilde. Fiyatlar normalin bir tık üzeri ancak kahveler gayet lezzetli. Uğramadan dönmeyin.



Via Del Corso ise Piazza Venezia’dan başlayıp Piazza Del Popolo’ya kadar uzanan uzun bir cadde. Üzerinde Zara’dan H&M’e, Jack Jones’tan yerel markalara kadar bir çok tanıdık ve tanımadık marka bulabileceğiniz bir yer. Haftasonları trafiğe kapanıyor ve yürümesi daha da keyifli bir hal alıyor. Bizim blogun profil fotoğrafı da bu caddede çektiğimiz bir fotoğraf. Condotti ile Spagna meydanına bağlanıyor.

Piazza Del Popolo:

Via Del Corso’yu sonuna kadar yürüdüğünüz zaman doğrudan bu meydana ulaşıyorsunuz. Bu meydanda ki kapıdan geçtiğiniz zaman turistik Roma’dan çıkıp gerçek Roma’ya giriş yapıyorsunuz sanırım. Bu meydan da gayet büyük ve hareketli. Bir iki tane güzel cafe var. Bunlardan Cafe Canova’yi size tavsiye edeceğim. Bizim gittiğimiz sabah hafiften yağmur vardı ve dışarda oturup insanları izledik. Kahveleri çok lezzetli. Giderseniz tercih edebilirsiniz.

Villa Borghese’e gitmek istedik ama zaman kalmadığı için vazgeçmek zorunda kaldık. Borghese bahçelerinde ortaçağ esintilerini doyasıya yaşayabileceğiniz söyleniyor. 17 € giriş ücreti var. Denemek isteyebilirsiniz.

Bununla birlikte dondurma meselesi hakkında birkaç şey yazalım. Gelato deniyor Roma Dondurmasına ve her yerde bulabilirsiniz. En ünlüsü “Blue Ice” denen ve şubesini bir çok yerde bulabileceğiniz dondurmacılar zinciri. Biz genelde hep buradan yedik ve çok memnun kaldık. Dondurma koyarken ellerini hiç korkak alıştırmıyorlar ve bol bol koyuyorlar. Onlarca çeşit dondurma var. Dondurma severler için ideal bir ülke.

Pizza için yukarıda tavsiye verdim aslında ama şehrin her yanı “pizzeria” yazan pizzacılarla dolu. Ve emin olun ki hesi de gayet başarılı. İlla bilinen yerlere gitmeye çalışmaktansa arada bu pizzerialardan atıştırmayı deneyin. Çok memnun kalacaksınız.



Son olarak da Avrupa’da bizim için en sıkıntılı olaylardan biri su bulabilmektir. Diğer şehirler öyle değil ama Roma su konusunda cennet bir şehir. Üstelik para vermeye de gerek yok. Sırt çantanıza birer pet şişe bulunsun daima. Özellikle yaz aylarında Roma’da iseniz iklim gayet sıcak olduğu için su ihtiyacı da o kadar fazla oluyor. Şehrin her yerinde büyük çeşmeler olduğu gibi insanlar içebilsin yada doldurabilsin diye ufak çeşmeler de yapılmış. Sular içilebiliyor ve gayet lezzetli. Hem de buz gibi. Biz Roma’da olduğumuz süre içerisinde su ihtiyacımızı hep bu şekilde giderdik. Pet şişelerimiz de hiç boş kalmadı.

Roma ile ilgili bildiğimiz her şeyi yukarıda yazdık. Floransa, Venedik ve Milano yazılarımızda sırada. Görüşmek üzere..

1 yorum:

  1. çok güzel notlar, kendim için de yer isimlerini not aldım:) teşekkürler

    YanıtlaSil